Showing posts with label ağ güvenliği. Show all posts
Showing posts with label ağ güvenliği. Show all posts

Monday, August 17, 2015

Robotların yarattığı tehlike


Mert Özkan Özcan’a fikir ve destek için teşekkür ederim

 Tehlikeli robot (temsili)

Robotların dünyayı ele geçirdiği “korkunçlu” senaryolardan birisini kastetmiyorum. Google ve benzeri arama motorları tarafından kayıtlara alınmasını istemediğimiz sayfaları yazdığımız ve kısaca aşağıdaki benzer bir tablo oluşturan robots.txt sayfasını kastediyorum.

Göreceğiniz gibi arama motorlarına açıkça “bu sayfalara bakma” demek için kullandığımız bu sayfalar, saldırganlar için bir bilgi madeni olabilir. 2015 yılı itibariyle “gizleyerek güvenlik” (security through obscurity – korumaya çalıştığımız şeyleri saldırganlardan gizleyerek bir savunma hattı oluşturma fikri) yaklaşımından hızla çıkmamız gerekiyor. Binlerce belki de yüzbinlerce arama motorunun ve “örümceğin” sürekli gezdiği ve endekslediğin bir yer olan internete koyduğunuz hiç bir şeyi gizlemeniz mümkün değildir.


Sadece robots.txt dosyasına bakarak saldırganların ulaşabileceği bilgilere birkaç basit örneği aşağıda derledim.

Örnek 1: Yetkili kullanıcı girişi tespiti
Aşağıdaki örnekte, web sayfasının yetkili kullanıcı girişinin robots.txt dosyasına yazıldığını görüyoruz. 

kurum.gov.tr/administrator adresini ziyaret ettiğimizde ise aşağıdaki sayfayı görüyoruz. 


Bu sayfaya bakarak kurumun Joomla içerik yönetimi sistemini kullandığı konusunda bir tahmin yürütmemiz mümkün olabilir. Giriş ekranlarını atlatmaya yönelik teknikler bu sayfa üzerinde denenebilir ve zayıf parola kullanımı, fabrika ayarlı kullanıcı/parola eşleşmesi, kaba kuvvet giriş denemesi, vb. herhangi birinin başarılı olması durumunda saldırgan hedef web sayfasını değiştirebilecek hale gelebilir. 

Örnek 2: Hedef sistem tespiti
Aşağıdaki örnekte robots.txt dosyasında "/log/" adresini görüyoruz. 

Bu adresi ziyaret ederek, kullanılan sistem tarafından yayınlanan özelleştirilmiş bir hata ekranına ulaşıyoruz.


Örnek 3: Güvenlik tedbiri ifşası
Bir başka kurumunun web sayfasındaki robots.txt dosyası aşağıdaki gibidir;
Bu dosyadaki adresleri ziyaret ederek aşağıdaki bilgilere rastlıyoruz;
Web sunucusu dizin yapısı ve sunucu bilgisi ifşası.

Talebin "filtreleme modülü" tarafından engellendiğini belirten uyarı mesajı.
Bu örnekte de karşımıza yetkili kullanıcı girişi ekranı çıkmaktadır. Bu seferki içerik yönetim sisteminin özel olarak geliştirilmiş olması ve geliştiren firmanın da bilgilerinin ekranda bulunması bu yapının ticari veya yaygın olarak kullanılan içerik yönetim sistemlerine göre daha az güvenli olabileceğini düşündürüyor. 

Örnek 4: Kullanıcı bilgileri ve kullanım alışkanlıkları ifşası
Güvenlik ve yazılım konularında yazılar yazan ve kendini geliştiren, çok takdir ettiğim bir arkadaşımın sitesinde ise robots.txt dosyasında, pek çok şey arasında, "/statistics.html" adresini görüyoruz. 

Bu adresi ziyaret ettiğimizde ise sitenin yetkili kullanıcısının bilgilerini, yazdığı yazı sayısını ve siteye en son ne zaman giriş yaptığı gibi saldırgan için önemli olabilecek bilgilere ulaşabiliyoruz








Thursday, August 13, 2015

İnternete bağlı olmayan sistemleri hacklemek

Son zamanlarda “side channel” olarak adlandırılan “yan kanal” saldırıları üzerinde yapılan çalışmalar ve elde edilen başarılı sonuçlar bu saldırı vektörünün önümüzdeki yıllarda daha fazla kullanılabileceğinin göstergesidir. Bir sistemle Ethernet bağlantısı gibi “normal” tabir edebileceğimiz bir iletişim kanalı dışında elektromanyetik sinyaller veya işlemci tarafından tüketilen elektrik miktarından yola çıkılarak yapılan işlemi anlamak veya hedef sisteme komut göndermek mümkün olmaktadır.
İngilizcesi “air-gap” olarak bilinen ve özünde korumaya çalıştığımız ağ veya sistem ile internet arasında bir “hava boşluğu” oluşturmak üzerine kurulu olan yaklaşımın son zamanlarda çeşitli şekillerde atlatılabildiği ortaya çıkmaktadır. 2014 yılının yaz aylarında İsrail’de Ben-Gurion Üniversitesi Profesörlerinden Yuval Elovici bu konuda yeni bir yöntem ortaya koymuştu.



Hava boşluğu yaklaşımı günümüzde aşağıdaki gibi önemli ağ ve sistemleri korumak için kullanılmaktadır:
– Askeri/Hükümet sistemlerin güvenliği
– Finansal/Bankacılık sistemlerin güvenliği
– SCADA sistemleri gibi altyapı kontrolü için kullanılan sistemlerin güvenliği
– Nükleer tesis bilgisayar sistemleri
– Uçuş ve uçuş kontrol sistemleri
– Bilgisayar destekli tıbbi cihazların güvenliği
Belli bir hedefe özel geliştirilmiş ve APT (Advanced Persistent Threat) saldırıları dahilinde kullanılan zararlı yazılımların “megastar’ı” olan Stuxnet‘in hava boşluğunu USB bellek gibi taşınabilir depolama aygıtları sayesinde aşmaktadır. Geçtiğimiz yaz ortaya konulan araştırma sonuçları ise hava boşluğu ile sağlanan güvenliğin sistemlerin yaydığı elektromanyetik dalgalar kullanılarak atlatılabildiğini göstermiştir.
NSA’in COMSEC (Communication Security – iletişim güvenliği) altında ve “TEMPEST” kod adıyla bilinen bir program kapsamında sistemlerin yaydığı elektro-manyetik sinyallerin yakalanarak işlenmesi ve düşmanın da kendi elektro-manyetik sinyallerini yakalamasını engellemek üzerine çalıştığını zaten biliyorduk.
Geçtiğimiz senenin sonlarında Almanya’da bir araştırma biriminin iki adet Lenovo T400 laptop arasında, sadece fabrika çıkışı mikrofon ve hoparlörleri kullanarak veri alışverişi yapabilmiş olması IP dışında yöntemlerin veri sızdırılması için kullanılmasını gündeme getirmişti. Bağlantı hızı saniyede 20 bit ve uzaklık 19 metre idi ama pek çok kişinin aklında soru işaretleri oluşturmaya yetecek kadar önemli bir gelişmeydi. Bu gelişme üzerine TEMPEST’in önemi bir kez daha anlaşılmıştı.
TEMPEST standartlarının gizli olarak sınıflandırılmış olması sebebiyle bu konuda çok detaylı bilgiye sahip değiliz, ancak NATO’nun kendi TEMPEST standartları 3 temel koruma düzeyi belirlemektedir. Bunlar; NATO SDIP-27 seviye A, B ve C (NATO SDIP-27 Level A, B and C) olarak bilinmektedir. C seviyesi düşmanın korunması gereken sisteme 100 metreden fazla yaklaşamadığı senaryolara göre hazırlanmıştır ve A ve B seviyelerine göre biraz daha rahattır. B seviyesi ise düşman ile en az 20 metre mesafe olan durumlara göre düzenlenmiştir. NATO SDIP-27 seviye A ise düşmanın korunması gereken sistemlere 1 metre kadar yaklaşabileceği durumlara göre hazırlanmıştır.
Geçtiğimiz yaz ise Profesör Elovici hava boşluğu ile korunan sistemler için cep telefonlarının bir tehdit oluşturduğunu ortaya koydu. Oltalama (phishing) saldırısı ile akıllı telefona bulaştırılan bir zararlı yazılım bulaştığı telefonun bulunduğu ortamlarda havadaki elektro-manyetik sinyalleri taramaya başlıyor.
Zararlı yazılım havada tespit ettiği sinyallere müdahale ederek hedef sisteme bir zararlı yazılım yüklenmesini sağlıyor. Yüklediği zararlı yazılım ile telefon arasında radyo sinyalleri kullanan bir ağ oluşturan zararlı hedef sistemden elde ettiği bilgileri cep telefonunun bağlantılarını kullanarak dışarıya aktarmakta ve aynı şekilde talimatları telefon üzerinden almaktadır. Bu saldırının demosu aşağıdaki videoda görülebilir.
Profesör Elovici bu saldırılara karşı şu anda tek etkin yöntemin telefonları kapatmak olduğunu belirtiyor ancak günümüzde bunun ne kadar uygulanabilir bir çözüm olduğu tartışılır.
Bu ay ise, yine Ben-Gurion Üniversitesi’nde Profesör Yuval Elovici yönetiminde araştırmacı Mordechai Guri tarafından yapılan bir araştırmanın sonucu yayınlandı. Araştırma sonuçlarına göre hava boşluğu ile ayrılmış sistemlerden “BitWhisper” oalrak adlandırılan yöntem ile bilgi sızdırılabilmiştir.
Saldırı ele geçirilmiş ve hava boşluğu ile ayrılmış iki sistem arasında bilgisayarların içinde bulunan ısı sensörleri kullanılarak gerçekleştirilmektedir.
Aşağıdaki videoda birbirine kablolu veya kablosuz hiçbir bağlantısı olmayan iki sistem görülmektedir. Ekranın sağ tarafında görünen bilgisayar füze komuta sistemi olarak düşünülmüş ve USB portu üzerinden bu ufak çaplı simülasyona imkan verecek bir düzenek kullanılmıştır. Sol taraftaki sistem ise farklı bir ağa bağlı ve ele geçirilmiş bilgisayardır.
Saldırgan önce oyuncak füze rampasının döndürülmesi için bir komut, ardından da fırlatma komutunun gönderiyor.
Ekranın sol alt köşesinde ise bu işlemin sistem ısısı üzerindeki etkileri izlenebiliyor.
Ülkemizde de Aselsan tarafından üretilen SAHAB (2180 Sanal Hava Boşluğu Sistemi) veya tek yönlü veri iletişimine imkan veren data diyotları benzeri hava boşluğu ile korunan sistemlerin güvenliğinin sağlanması için kullanılan çeşitli yöntemler aklınıza gelebilir. Hava boşluklarını atlatmak için kullanılan yöntemlerin “yan kanal” (side channel) olarak adlandırılabilecek ve sistemlerin asıl iletişim yollarının dışında faaliyet göstermesi bu tür güvenlik sistemlerinin etkisiz kalmasına neden olmaktadır. Saldırı kodlarının iletilmesi için bilgisayarın ethernet kablosu yerine işlemcinin yaydığı ve kullandığı elektromanyetik sinyallerden faydalanılması bu tür yöntemlere verilebilecek güzel bir örnektir.
Bu gelişmelere rağmen hava boşluğu ile korunan sistemlerin güvenliğinin yok olduğunu söylemek mümkün değildir. Elektromanyetik veya ısı sinyallerinin net olmaması, ortamda benzer özelliklerde pek çok sinyal kaynağının bulunması (BitWhisper örneğinde güç kaynağı gibi diğer ısı kaynaklarını düşünebiliriz) saldırganların sinyalleri yakalamalarını ve kullanabilecekleri sinyalleri parazitlerden ayırdetmeleri oldukça sordur. Buna ek olarak elektromanyetik veya ısı sinyallerinin zayıf olmaları da işi biraz daha zorlaştırmaktadır. Georgia Institute of Technology araştırma görevlisi olarak çalışan Alenka Zajic daha önce bu sorunların saldırganlar tarafından nasıl aşılabileceğini kanıtlamak adına SAVAT adlı bir teknoloji geliştirmişti. Signal AVailable to ATtacker (saldırgan tarafından yakalanabilen sinyal) kelimelerinden türetilmiş bu isim belli bir komut veya programın işlemci tarafından uygulanırken oluşan elektromanyetik sinyallerin daha hassas biçimde yakalanmasına ve işlenmesine imkan vermektedir. Ben-Gurion üniversitesinin çalışmaları ise bu tür saldırıların üniversitelerin laboratuvarlarının dışında da görülebileceğini açıkça ortaya koymaktadır.
İlk bakışta bu saldırıların bazı askeri ağlar dışında kimi ilgilendirdiğini göremeyebiliriz ama bir sisteme Ethernet gibi normal kabul edilebilecek iletişim yolları dışında saldırabilmenin aşağıdaki senaryolarda sayısız faydası olacaktır;
Ortak veri merkezleri:
Saldırganın hedefin bulunduğu veri merkezine bilgisayar konumlandırabileceği veya aynı veri merkezinde bulunan ve hedefle doğrudan bağlantısı olmayan bir sistemi ele geçirebilmesi durumunda.
Sanallaştırma:
Bulut bilişim altyapıları gibi saldırganın hedefle aynı sanallaştırma platformundan makine kiralayabileceği durumlar. Bu tür altyapılar kullanıldığında sanal güvenlik duvarı gibi çözümlerin kullanılmasında fayda vardır. “Side channel” çalışmaları sanallaştırma platformları için de yürütülmekte ve hypervisor ile sanal makine arasında bilgi alışverişinin sanal ağ dışında sağlanabildiğini gösteren sonuçlar vardır. Sanallaştırma platformlarına karşı yapılan yan kanal saldırıları arasında en etkin olarak görüleni fiziksel makinenin işlemcisinin saldırgan tarafından izlenerek hedef sistemin işlemci kullanımının kaydedilmesidir.
Yukarıda sözü edilen saldırılar dışında bugün bilinen yan kanal saldırılarını aşağıdaki başlıklara ayrılabilir;
– Zamanlama saldırıları: Apache sunucu üzerinde mod_SSL ile belirli talepleri işlemek için gerekli süre ölçülerek 1024 bitlik şifreleme anahtarı tespit edilebildi.
– Akustik kryptanaliz: 10 dakikalık klavye sesi ile yazılan metnin %96’sı ve 10 haneli parolaların %69’u tespit edilebilmiştir.
– Güç tüketimi analizi: İşlemci tarafından harcanan güç ölçülerek “if” gibi şartlı işlemlerin sonucunun tespit edilmesi mümkün olmuştur.
Bu tür saldırılara karşı alınabilecek bazı tedbirler vardır. Ancak hem saldırıların henüz çok yaygın olarak görülmüyor olması hem de tedbirlerin bazılarının ciddi yeniden yapılandırma çalışmaları gerektirebileceğini düşünerek askeri, kamu kurumu ve savunma sanayi gibi stratejik sektörler dışında kalanların bu saldırılar konusunda henüz paniklemelerine gerek olmadığını söyleyebiliriz. Stratejik olarak sayabileceğimiz kurumların ise bu tür saldırılara ne kadar duyarlı olduklarını ortaya çıkartmalarında fayda vardır.
Yan kanal saldırılarına karşı alınabilecek bazı tedbirler şunlardır:
– Elektromanyetik sinyallerin yayınlanmasını engelleyecek tedbirlerin alınması
– Kullanılan altyapının kimlerle ve nasıl paylaşıldığının denetlenmesi ve gerekli hallerde sistemlerin yerlerinin değiştirilmesi
– Kurum içerisinde cep telefonu kullanımının sınırlandırılması ve hava boşluğu ile korunan sistemlerin duvarlara, pencerelere ve internete bağlı diğer sistemlere olan uzaklığının denetlenmesi.
– Farklı sinyal kaynaklarını eklenerek parazit oluşturulması.
Araştırmalar bu tür bir parazit sinyal kaynağının bulunduğu ortamlarda başarılı bir saldırı için saldırganın en az iki kat fazla sayıda sinyal numunesine ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Bu tedbirler dışında, biraz daha teknik olmakla beraber aşağıdaki önemlerin düşünülmesinde fayda vardır;
– Rastgele anlarda ve kritik bir işlem yapılmıyorken işlemcinin çalıştırılması (örn: rastgele şifre çözme ve şifreleme işlemlerinin yapılması)
– Kararların IF yerine AND veya OR gibi operatörlerin veren uygulamaların kullanılması
– Rastgele bekleme (DELAY) eklemek
Yukarıdaki liste, yan kanal saldırılarına karşı savunma mantığının nasıl kurulması gerektiğine dair bir fikir vermesi için derlenmiştir ve tam ve eksiksiz bir liste olarak düşünülmemelidir.
Mevcut bilgi güvenliği yönetimi anlayışımızın dışında yaklaşımlar sergilememizi gerektiren bu saldırı vektörü konusunda yeni çalışmalar konusunda meraklanmamak elde değil.  

Tıbbi Cihazların Hacklenmesi

Billy Rios adlı bir Bilgi Güvenliği Uzmanı geçtiğimiz yaz ölümcül bir durumla karşı karşıya kalmasına neden olan bir durumda hastanenin acil servisine girdiğinde kendi durumunun kritikliğine çok az odaklanabilmişti. Bunun nedeni ise, acil serviste gördüğü otomatik ilaç pompalarını daha önce yürüttüğü bir güvenlik araştırmasından hatırlamasıydı. Bilgi Güvenliği Uzmanının beyin omurilik sıvısın burnundan akıyor olmasından çok, onu bağlayacakları ilaç pompasının “hacklenmesi” konusunun endişelendirmesinin somut bir nedeni vardı.
Rios’un tespit ettiği zafiyet her hangi birinin internet üzerinden pompanın ilaçlar için belirlediği üst ve alt doz miktarlarını değiştirmesine imkan veriyordu. Bu güvenlik açığından faydalanan bir hacker pompaların ölümcül sınırların üstünde ilaç verip hastaların ölümüne neden olmalarını sağlayabilirdi.
Bu konuda araştırma yapan başka bilgi güvenliği uzmanları daha önce internet üzerinden erişilebilir ve yönetilebilir halde insülin pompaları, defribilatör ve çeşitli tıbbi cihaz tespit etmişlerdi. 2011 yılında Jerome Radcliffe adlı bir araştırmacı birkaç dolarlık basit bir düzenek kurarak otomatik insülin pompalarının dozlarının uzaktan değiştirilebileceğini göstermiş ve ondan beri her sene kalp pilinden, radyoloji cihazlarına kadar pek çok tıbbi cihaz için yeni “hacklenme” yöntemleri ortaya çıkmaktadır.
  10143-researchers-preparing-to-x-ray-a-patient-pvÜzgünüz, böbreğinizi “hacklemişler” (temsili) 
İlaçları hastalara otomatik olarak veren bu pompaların üreticilerinin dokümanları cihazların yazılımlarında “insan hatasından kaynaklanan nedenlerle yanlış doz kullanımı” durumlarına karşı ek tedbirlerin bulunduğu açıkça belirtmektedir. Rios tarafında tespit edilen güvenlik zafiyeti ise, cihazın hastane yönetim sistemi ile kurduğu iletişime müdahale ederek, sistemden alması gereken güncelleme yerine saldırgan tarafından gönderilen sahte güncellemenin cihaza yüklenmesine imkan veriyor. Bu sayede hacker pompanın kendi üzerinde bulunan ve bu tür müdahalelere karşı bir miktar koruması bulunan yazılıma saldırmak yerine bu pompaları merkezi olarak yöneten yazılıma müdahale ederek amacına ulaşabilir.

Billy Rios, markasını burada vermeyeceğim ancak dünya genelinde 55,000’den fazla hastanede kullanılan bu ilaç pompalarını yöneten yazılımda 4 farklı güvenlik zafiyeti tespit etmiştir.
Tespit ettiği bu yazılım kaynaklı güvenlik zafiyetlerine ek olarak sistemlerin güncellemeleri için kullanılan işlemlerde de önemli bir zafiyet bulunmaktadır. Akıllı telefonlarımızın güncelleme indirirken güncellemenin kaynağını ve indirilen güncelleme dosyasının bütünlüğünü kontrol etmesini sağlayan bazı tedbirler vardır ve bu nedenle her hangi birinin size “uygulama güncellemesiymiş gibi” zararlı yazılım gönderme imkanı yoktur. Rios, yaptığı çalışmalarda, yazılımda tespit ettiği güvenlik zafiyetlerine ek olarak bu tür bir kontrolün de yapılmadığını görmüş. Bu zafiyet her hangi birinin “güncelleme” dosyası gibi görünen bir zararlı yazılımı pompaya yükleyerek pompanın yönetimini ele geçirmesine imkan verebilir.
Her geçen gün, kardiyolojiden onkolojiye kadar geniş bir yelpazede kullanılan başka cihazların da hastane yönetim sistemleri ile bağlantılı halde (güncelleme, doz, tedavi veya hasta bilgisi gibi verileri gönderip aldığı) çalışmaya başlaması tıbbi cihazların güvenliği konusunu gündemimize taşımaktadır. Nesnelerin interneti konusunun somutlaşmaya başladığı bu günlerde, özellikle acil servis gibi noktalarda cihazların gerçek zamanlı veri akışına imkan verecek biçimde birbirine veya bir sisteme bağlı olması hayat kurtarabilecek bir gelişmedir.
Geçtiğimiz senenin Ekim ayında A.B.D. İç Güvenlik Bakanlığı (U.S. Department of Homeland Security) 20’den fazla tıbbi cihazın hackerlar tarafından ele geçirilebileceği düşüncesiyle geniş çaplı bir araştırma başlatmıştı. Reuters haber ajansına kimliğini gizleyerek açıklamalarda bulunan bir bakanlık yetkilisi, araştırmaların siber saldırı şüphesi üzerine başlatıldığını söylemişti. Söz konusu tıbbi cihazların “hacklenmesi” olduğunda 2007 yılında, o dönemin A.B.D. Başkan Yardımcısı olan Dick Chenney’in kullandığı kalp pilinin kablosuz iletişim özelliğini devreden çıkarttığını hatırlamadan edemeyiz. Bu konu çok geniş yankılar bulmuş ve bazı dizilerin senaryolarına bile eklenmişti.
Tıbbi cihazların “hacklenmesi” konusunda tek felaket senaryosu birilerinin uzaktan öldürülmesi ile sınırlı değildir. Bu cihazların hasta kayıtlarını ve verileri gönderdiği ve depoladığı sunucuların da bu cihazlarla olan iletişiminin güvenlik seviyesinin yetersiz olduğunu gösteren araştırmalar vardır. Bu seviyedeki güvenlik zafiyetlerinin istismar edilmesi hasta kayıtlarının silinmesine veya değiştirilip yanlış teşhis ve tedavilere neden olunmasına imkan verebilir.
Tıbbi cihazlarının güvenliği konusunda karşılaşılan en büyük sorunlardan birisi de bu cihazların yönetildiği ara yüzlerin internet üzerinden erişilemez olduğu ve sadece hastane içerisindeki bir bilgisayardan çalıştığı varsayıldığı için asgari güvenlik tedbirlerinin de bir bölümünün alınmamasıdır. Örneğin, hemşire bilgisayarından yönetilen veya takip edilen bir cihazın kontrol paneline ulaşmak için ya hiç parola istenmemesi veya “1234” gibi çok basit parolaların kullanılması, tıbbi cihazların güvenliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Yaptığım güvenlik testlerinden birinde 100’e yakın hemşirenin kullandığı bir yazılımda “test” adlı tek bir kullanıcı gördüğümde inanamamıştım, sonradan bu kullanıcının hastane henüz yazılımı almadan denerken açıldığı ortaya çıkmıştı. Hastane yazılımı satınaldıktan sonra da kimse yeni kullanıcılar eklemekle uğraşmamış, mevcut kullanıcı bilgilerini paylaşıp kullanmaya devam etmişlerdi.
İnternete doğrudan bağlı olmasa bile başka cihaz veya sistemlerle kablolu veya kablosuz olarak her hangi bir şekilde iletişim kuran bütün cihazların “hacklenebilir” olduğunu hatırlayıp gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmasında her zaman fayda vardır.

Intel İşlemcilerde Rowhammer Zafiyeti

Belirli aralıklarla “seksi” zafiyetler çıkıyor. Bunlardan bazıları Heartbleed ve Shellshock gibi etkileri veya hedef aldıkları sistemlerin yaygınlığı ile dikkat çeker (ki hatırlayalım Heartbleed’in logosu vadı), bazıları ise istismar kolaylıkları ile. Geçtiğimiz aylarda iPhone’ları bir SMS ile kilitleyen bir zafiyet çıkmıştı, yakın zamanda ise Android telefonların MMS mesajıyla ele geçirilmesini sağlayan bir zafiyet çıktı.



Ne olursa olsun, magazin medyası gibi pek çok güvenlik ürünü satan şirket bunları “korku hikayesi” anlatmak için kullanmayı seviyorlar. Neredeyse “tek MMS’le Android hackleniyormuş, gelin firewallunuzu yenileyin” diyecekler. Hele bir de “APT” kelimesini aynı cümle içine yerleştirmenin yolu bulunursa, ilgili ofislerde öyle bir bayram havası eser ki, sanırsınız Ankara’dan abileri gelmiş.

Yazılımlar olduğu sürece bu tür zafiyetler çıkacak, tıpkı başka bir ülkenin “siber ordusuna” bağlı hackerların istedikleri sisteme sızabilecekleri gerçeği gibi, bu kabullenmek zorunda olduğumuz bir şey. Bunlardan kaynaklı riskleri kabul edip, yönetmemiz gerekiyor.

MMS ile Android hacklemenin magazinsel boyutunu bir yana bırakarak, özellikle benim hizmet verdiğim kurumsal müşteri profilinde, daha çok can yakabileceğini düşündüğüm başka bir zafiyete dikkat çekmek istiyorum. Henüz 1 milyara yakın Android işletim sistemini kullanan cihazın olabileceğinin şokunu atlatamamışken, Intel işlemcileri etkileyebilecek bir zafiyet duyuruldu.

“Rowhammer” adı verilen bu zafiyeti istismar eden saldırganlar hedef sistem üzerinde yetkilerini yükseltebiliyorlar. Bilindiği kadarıyla uzaktan istismar edilebilen ve yazılımın donanımı etkilediği ilk zafiyet bu. Kötü haberi hemen vereyim; bu donanımsal bir zafiyet olduğu için 2009 yılından beri üretilen bütün Intel işlemcilerde olma ihtimali var.

Rowhammer nedir?
Kısaca; DRAM (Dynamic Random Access Memory) işlemcilerde iki hafıza parçasına (saldırgan) sıkça ve sürekli erişerek üçüncü bir hafıza parçasında (kurban) bit değişikliğine neden olan bir zafiyettir. Konu hakkında yayınlanmış makaleye http://users.ece.cmu.edu/~yoonguk/papers/kim-isca14.pdf adresinden ulaşabilirsiniz. Kurban olarak belirlenen hafıza parçasının saldırgan tarafından kullanılan prosesin emrindeki hafıza parçasının dışında olması nedeniyle bu zafiyet istismar edilerek yetki yükseltilebiliyor.

Zafiyet işlemcilerin boyutlarının sürekli küçülmesinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. İşlemci küçülürken işlemci bileşenleri birbirlerine yaklaşıyor ve kullandıkları elektrik akımının bir başka bloğa atlamasını engellemek zorlaşıyor. Bu elektrik “kaçakları” kullanılarak da hafızanın, kullanıcı yetkilerimiz veya uygulamalarımız itibariyle, bizimle hiç alakası olmayan bir hafıza bloğuna etki etmemiz mümkün oluyor. Konuyu çok dağıtmadan anlatmak adına aşağıdaki görseli hazırladım;


Rowhammer
Bu örnekte DRAM hücresi olan A’ya saldırgan kendi yetkileriyle yazabildiğini varsayalım, bu kısım yetkisiz bir kullanıcının kullanabildiği bir yazılımın ulaşabildiği blok olsun. B ise kullanmaya yetkimiz olmayan bir hafıza bloğu. A’ya kısa sürede belli miktarda veri yazarsam (bkz. 1’i devamlı 0, 1, 0, 1, 0, vb… değiştirmek) oluşturduğum elektrik akımıyla bir süre sonra B’deki değer de değişebiliyor (0 ise 1, 1 ise 0 oluyor). Google tarafından test edilen 29 laptop işlemcisinin önemli bir kısmının bu zafiyetten etkilendiği görülmüş. Kullandığınız sistemlerde bu zafiyetin olup olmadığını anlamak için, yine Google’un geliştirdiği bir test yazılımına https://github.com/google/rowhammer-test adresinden ulaşabilirsiniz.

Aklımıza hemen gelen Intel işlemci kullanan PC’lerin dışında Apple’ların veya Cisco gibi ağ ve güvenlik cihazlarının da Intel marka işlemci kullanmaları bu tehdidin çok geniş bir kitleyi etkilemesine neden olmaktadır.

Neden Şimdi?
Yukarıda okuduklarınız geçen senenin sonu ve bu senenin başında belirli çevrelerde konuşulan bir konuydu. Genelde bunun gibi, henüz yaygınlaşmamış veya çok özel koşulların oluşmaması durumunda istismar edilemeyecek zafiyetleri, biraz da yok yere uykumuz kaçmasın diye, çok dillendirmiyorum. Geçtiğimiz hafta Avusturya Graz Üniversitesinden araştırmacılar tarafından yayınlanan bir makalede (http://arxiv.org/pdf/1507.06955v1.pdf) Rowhammer zafiyetinin bir JavaScript betiği ile nasıl istismar edilebileceği gösterildi.

Normal şartlar altında, saldırganın doğrudan işlemciyle konuşabileceği durumlarda istismar edilebilecek bu zafiyet herhangi bir websayfasının içine saklanabilecek hale geldi. Teorik bir saldırı bir anda karşımıza, “kurban buraya tıklıyor ve işleri bitiyor” senaryosu ile, çıktı. Rowhammer zafiyetine karşı bir süredir üreticiler BIOS güncellemeleri yayınlıyorlar ancak kullanıcıların ne kadar azının düzenli olarak BIOS güncellemesi yaptığını düşünürsek tehdidin internet kökenli olması nedeniyle tarayıcı üreticilerinin de bir çözüm üzerinde çalışmalarında fayda olacak gibi görünüyor.

Süper Zafiyet’e Hazır Olmak
Android “Stagefright”, “Heartbleed”, “POODLE” ve “Shellshock” gibi internete bağlı pek çok sistemi etkileyebilecek bir “Süper Zafiyet” ile daha karşı karşıyayız. Son zamanlarda bu tür zafiyetlerin sıkça çıkması nedeniyle kuruluşların bu ölçekteki zafiyetlere karşı hazır olmaları gerekiyor. Bu amaçla aşağıdaki noktaları dikkate alarak “bir sonraki geniş çaplı zafiyete” hazırlık yapmamızda fayda var;

“Bununla yaşamayı öğrenmeliyiz”
Deprem zamanı sıkça duyduğumuz bu söz bilgi güvenliği konusunda da geçerlidir. Er yada geç, bu geniş çaplı “süper zafiyetlerden” birisi kuruluşumuzda bulunan sistemleri etkileyecek (kayıtlara geçmesi açısından, şu ana kadar yazıda adı geçenlerin hepsi, büyük ihtimalle zaten etkiledi veya etkiliyor).

Takip Etmek
Bilinmeyen bir zafiyetin istismar edilmesini engelleyemeyiz. Mesela Rowhammer, kumhavuzu (sandbox) teknolojisinin atlatılması için de rahatlıkla kullanılabileceği için savunma hattımız etkisini yitirecektir. Bu nedenle sadece savunmaya odaklanmak yerine savunmanın aşıldığı senaryoları da dikkate alarak, örneğin kuruluş ağından çıkan internet trafiği izlenmelidir.

Hazır Olmak
Kuruluş içerisinde bilgi güvenliğinden sorumlu birimlerin hazır olması gerekmektedir. Böyle bir durumla karşılaştıklarında nasıl tepki verecekleri kuruluşun olaydan asgari kayıpla çıkmasını sağlayabilecek önemli bir etkendir. SOME (Siber Olaylara Müdahale Ekibi) süreçlerine ve hazırlık senaryolarına bu tarz “süper zafiyet” durumlarının da eklenmesi şarttır.

Evanteri Bilmek
Kuruluş bünyesinde kullanılan bütün yazılım ve donanımların listesinin olması Rowhammer örneğinden de anlaşılacağı gibi çok önemlidir. Bu yazıyı okurken ya kuruluş ağınızdaki Intel işlemcileri biliyordunuz veya yarın ilk iş bunları çıkartmak için uğraşacaksınız. Kriz durumları yaşanmadan bu envanter çalışmasını yapmakta fayda var.

En kötüsüne Hazır Olmak 
Üreticinin güncelleme yayınladığı durumlarda işimiz nispeten kolay ancak üreticinin güncelleme veya yama yayınlamadığı durumlarda da ne yapacağımızı bilmemiz şarttır. Üreticinin size yardımcı olamadığı (en azından an itibariyle) durumlar için de bir kontrol listesi hazırlamamız gerekiyor.

Siber güvenlik için 40 öğüt

Kendimi tanıtırken “Ahlaklı Bilgisayar Korsanı” demeyi seviyorum. Bunun başlıca nedenleri arasında “hacker” kelimesinin medya tarafından fazlaca kullanılarak içinin boşaltılması, bu “işlere” bulaşmamın oyun korsan oyun (ing. Crack) ile olması ve tabii ki çocukluk hayalim olan; “büyünce korsan olucam!” vardır. “Sunumlarınızın arkaplanında neden korsan bayrağı var?” sorusuyla da sıkça karşılaşıyorum, böylece, bu soruya da kısmen yanıt vermiş oldum.

Bu Pazar günü bir gazetede “Katip Çelebi’den korsanlara öğütler” başlıklı bir yazı okurken aklıma geldi ve Katip Çelebi’nin “Tuhfetü’l-Kibar Fi Esfari’l Bihar (Deniz Savaşları Hakkında büyüklere Armağan)” çalışmasında, denizcilere yönelik, sıraladığı 40 öğüdü; “Siber savaşlar hakkında büyüklere armağanlar” başlığı altında toparlamaya çalıştım. Bazı öğütler Katip Çelebi döneminin jeopolitik durumuna özel olarak yazıldığı için bunları listeye dahil edemedim. Dolayısıyla aslı 40 olan öğüt sayısının altında kaldım.
“Siber Savaşlar Hakkında Büyüklere Armağanlar”
Katip Çelebi’nin 40 öğüdü için kaynak olarak Deniz Kuvvetlerinin “Bahriye Wiki” sayfasını kullandım. (http://www.dzkk.tsk.tr/pages/denizwiki/konular.php?icerik_id=125&dil=1&wiki=1&catid=4)
 ilk öğüdü, denizcilik bilgisi sınırlı olan Kaptan Paşa ve diğer önemli komutanların, mutlaka tecrübeli denizcilere danışmaları gereği üzerinedir.
Bilgi güvenliği konusunda bu alanda tecrübeli, marka bağımsız danışmanlarla çalışmanın önemini her fırsatta dile getirmeye çalışıyorum. Herhangi bir güvenlik ürününü satan firmanın size danışmanlık yapması, en azından kendi ürününü az da olsa öne çıkartmadan bunu yapması, çok zordur. Bu nedenle bilgi güvenliği duruşunuzu ve yatırımlarınızı sağlam temellere oturtmak için bağımsız danışmanların tecrübelerinden faydalanılması önemlidir. Benzer şekilde bilgi güvenliği farkındalığı eğitimlerinin de kuruluş dışından birileri tarafından verilmesi kuruluş personeli tarafından verilmesinden çok daha verimli olacaktır.
2’nci öğüt, inşa süresinin kısa olması nedeniyle, mümkün olduğunca Donanma gemilerinin, istanbul Tersanesi’nde inşa edilmesi üzerinedir.
Yedekleme, yedekleme ve yedekleme. Bir olayla karşılaştığımızda hem kuruluşun kıymetli verilerinin kaybolmaması hem de kısa sürede tekrar “işler” hale gelmemiz aldığımız yedeklere bağlıdır. Veri yedeklerinin yanında önemli ağ ve güvenlik cihazlarının konfigürasyon yedeklerinin alınması şarttır. Elinizde yeni nesil güvenlik duvarları olabilir ve üreticiyle 12 saat içerisinde cihaz değişimi sözleşmesi de yapmış olabilirsiniz ama 12 saatin sonunda elinize ulaşan cihaza 200-300 kuralı hatırlamaya çalışarak manüel olarak girmeye çalışırsanız sıkıntı uzar. Bu nedenle “geri dönüş” süresini kısaltmak için veriler kadar konfigürasyon yedeklerinin alınması da önemlidir.
3‘üncü öğüt, gemilerin lojistik açıdan tam olarak donatılmalarının gereğini ortaya koymaktadır.
Doğru bir savunma hattı inşa etmek için gerekli temel bileşenlere sahip olunması şarttır. Tabii ki bütçe kısıtları gibi etkenlerle hepimiz son çıkan yeni nesil güvenlik duvarından 5’er 10’ar tane alabilecek durumda değiliz ancak hiç değilse doğru ayarlanmış bir güvenlik duvarına, kuruluş ağındaki bütün bilgisayarlarda antivirüs’e ve basit de olsa bilinen ve işletilen bir bilgi güvenliği politikasına (ISO27001 değil, basitçe “şu yapılır, bu yapılmaz” gibi üst yönetim sponsorluğunda bir yazı) ihtiyaç vardır.
 4’üncü öğüt, Donanma gemilerinin ilerisinde mutlaka keşif maksatlı gemi görevlendirilmesini dikte etmektedir.
Ağımızda olup biteni izlememizi sağlayacak bir yapı kurmalıyız. Dışarıya doğru açılan trafik, başarısız giriş denemeleri, ağ üzerinde çalışan servislerin takibi gibi belli başlı konularda bize bilgi verecek ve gerekli alarmları üretecek bir sistem kurulmalıdır. Hayır, gidip 100,000 Dolara SIEM (Security Incıdent Events Management) projeleri yapalım demiyorum, yapabilirseniz çok iyi, ama yapamıyorsanız da bunları takip edecek ücretsiz ve/veya açık kaynaklı yazılımlar var.
5’inci öğüt, Donanmada 200 parça gemi olursa, bunun iki kol (hat) halinde tertiplenmesinin faydalı olacağını açıklamaktadır.
Genel olarak savunma hattımızı kademeli olarak kurmamızda fayda var. Bu sayede bir cihazın devre dışı kalması, atlatılması veya ele geçirilmesi halinde saldırganları tespit edebilecek veya durdurabilecek bir çözüm daha olacaktır.
6’ncı öğüt, denizde öğlenden sonra bir liman yakınında bulunuluyorsa, o limana girilerek, geceyi limanda geçirmenin faydalarını anlatmaktadır.
Geceyi güvenli bir limanda geçirmek gibi, her gece düzenli olarak yedek alınmalıdır.
7’nci öğüt, Boğaz dışında bulunulduğunda, seyre çıkmadan önce sabah namazının kılınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Namaz’a benzetmek doğru olmaz tabii ki ama bilgi güvenliği konusunda sabah işe gelir gelmez yapılmasında fayda olacak bazı şeyler var. Bunları günlük rutininize dahil edebilirseniz orta ve uzun vadede mutlaka faydasını görürsünüz. Sabah yapılacaklar arasında bir önceki gecenin saldırı loglarının (başarısız giriş denemesi, dışarı doğru açılan trafik, başlatılan servisler, vb.) incelenmesi, ortaya çıkman ve ağımızda bulunan sistemleri etkileyebilecek zafiyetlerin listelenmesi, yedeklerin doğru alınıp alınmadığının teyidi, yerel ağda belirmiş olabilecek yeni servislerin tespit edilmesi gibi temel konuları sayabiliriz.
8’inci öğüt, forslu gemi komutanlarının (baştarda reisleri) tecrübeli denizciler arasından seçilmesinin önemine işaret etmektedir.
SOME (Siber Olaylara Müdahale Ekibi) gibi bilgi güvenliği alanında çalışacakların bu alanda az da olsa tecrübesi olan personellerden seçilmesi önemlidir. Güvenlik seviyemizi koruyacak bazı rutinlere hakim, strese girmeyen ve güvenlik konusunun temellerine hakim arkadaşların görevlendirilmesi bir olay yaşanması halinde başarı ve başarısızlık arasındaki çizgiyi belirleyecektir.
9’uncu öğüt, Donanma içerisinde bastardaların yavaş gitmelerinin faydalı olacağını belirtmektedir.
Her cihazın olduğu gibi güvenlik cihazlarının kapasiteleri sınırlıdır. Bu gerçeğin bazı üreticilerin dokümanlarında (bkz. kapasitelerin yazılı olduğu kuşe kağıda basılmış parlak dokümanlar) kabul edilmediğini hepimiz görmüşüzdür. Yeni nesil olarak satılan ve 100 Mbps trafik kaldırabilen bir cihazın kapasitesinin IDS/IDS, malware, vb. modüllerinin devreye alınmasından sonra bu kapasiteyle çalışamaması normaldir. (bu bir “üreticileri kötüleme” yazısı değildir, üreticilerde çalışan dostlarım kızmasın) Bu durumda bizlerin gerçek kapasiteyi (kullanacağımız modüller devredeyken) bilip planlamamızı buna göre yapmamız gerekmektedir.
10’uncu öğüt, bey gemilerinin bastardaların önünde bulunmalarının önemine dikkat çekmektedir.
Cihazların işlevsel kapasitelerine göre yapılacak planlama sayesinde ağ üzerinde “dar boğaz” oluşması engellenmiş olur.
11’inci öğüt, gemilerin münavebeli olarak yağlanmalarını, bir grubun nöbetçi kalmasını, bu ihmal nedeniyle ağır zayiatlar verildiği anlatmaktadır.
Güncellemeler ilgili ağ bileşenlerini olduğu gibi ağ işleyişini de etkileyebilir. Bu nedenle kritik güncellemeler mutlaka önceden planlanmalı ve bir şeylerin ters gitmesi halinde yapılacağı önceden belirlenmelidir. Birden fazla benzer bileşen olması halinde güncellemeler sıraya yapılabilir.
12’nci, 13üncü ve 14’üncü öğütler Donanma özelinde ve dönemin jeopolitik şartlarına göre yazılmıştır.
15’inci öğüt, gemilerin gece fırtına çıktığında, müsademe riskine karşı gece boyunca fenerlerini yakmalarının faydalı olacağını belirtmektedir.
Gemilerimizi görebilmeye ihtiyaç duyduğumuz gibi ağ üzerindeki bilgisayarları da tanıyor olmamız lazım. Bu nedenle yerel ağa bağlı bilgisayarların tanınması ve tanınmayan bir sistem tespit edilmesi haline neler yapılacağı belirlenmelidir. Pahalı NAC (Network Access Control – Ağ Erişim Denetim) sistemleri almanız şart değil ama kimlere hizmet verdiğimizi de bilecek durumda olmalıyız.
16’ncı öğüt, Donanmanın sığlıklar ve seyir engelleri nedeniyle Ege Adaları arasında, ihtiyaç olmadıkça seyir yapmamalarını dile getirmektedir.
Kuruluş kaynakları kullanılarak internet üzerinde nerelere erişilebileceği belli olmalıdır. Tarayıcıyı vektör olarak kullanan saldırıların sayısının her gün arttığını görüyoruz. Yönetim kararıyla erişimi engellenen sosyal paylaşım sitesi vb. yerler dışında da güvensiz olabilecek zararlı yazılım dağıttığı bilinen sitelere de erişim kapatılmalıdır. Torrent trafiği gibi yapı itibariyle risk oluşturabilecek ağ trafiklerinin de benzer şekilde engellenmesi gerekmektedir.
17’nci öğüt, Donanmanın başka bölgelerde bulunduğu durumlarda, Ege Adalarını korumak için 10 parça geminin görevlendirilmesini talep etmektedir.
Sadece güvenlik konusunda çalışan personelin olmadığı kuruluşlarda günlük koşuşturma arasında bazı önemli güvenlik sorunların gözden kaçtığını görüyoruz. Bu nedenle ilk tavsiyemiz tabii ki bu sadece bu alanda çalışacak uzman(ların) istihdam edilmesidir. Bunun yapılamaması durumda ise bazı güvenlik görevlerinin çeşitli yazılımlarla otomatik hale getirilmesidir.
18’inci öğüt, Donanmanın sisli ve puslu havalarda kıyıya yakın seyrettiğinde, uygun bir bölgede demirlemesini, açık denizde seyredildiğinde ise, Kaptan Paşanın bastardasında mehter marşları çalınmasını, böylelikle gemilerin dağılmasının önlenmesini açıklamaktadır.
Donanmada bizim gemimiz dışında da gemiler olduğu gibi kuruluş ağı üzerinde bizim sorumlu olduğumuz sistemler dışında da sistemler vardır. Saldırganlar tarafından da istismar edilen en geniş saldırı yüzeyi olan istemciler bunun başında geliyor. Kuruluş bilgi güvenliğinin sağlanması için bu sistemlerin de güvende olması gerekmektedir. İstemciler gibi kontrolümüzün dışındaki sistemlerin güvenliğinin sağlanması için bu sistemlerin kullanıcılarının düzenli olarak bilgi güvenliği konusunda farkındalıklarının arttırılmasını sağlayacak çalışmaların yapılması gereklidir.
19’uncu öğütte, reislerin deniz ilmini iyi bilmeleri, harita ve pusuladan anlamaları, bu konuda hevesli olmaları dile getirilmektedir.
Güvenliğin sağlanabilmesi için güncel saldırıları takip etmek, yeni çıkan güvenlik yaklaşımları benimsemek ve kendimizi sürekli geliştirmek şarttır. Bu nedenle kuruluş bilgi güvenliği konusunda çalışacakların savunma teknolojilerine ve saldırı tekniklerini hakim oldukları kadar bu alanda kendilerini geliştirmeye hevesli olmaları gerekmektedir.
20’nci öğüt, gemicilerin sınava tabi tutulmasını ve başarılı olanların ödüllendirilmesini, böylece diğer denizcilerin teşvik edilmesini anlatmaktadır.
Sınavlar ve sertifikasyonlar bilgi güvenliği konusunda temel seviyede bilgi sahibi olduğumuzu belgeler. Kuruluş olarak iş ilanlarında üretici bağımsız sertifikalar talep etmekte fayda olabilir. Aklıma gelen başlıca sertifikalar; CEH (Certified Ethical Hacker), eCPT (eLearnSecurity Certified Penetration Tester), TSE Sızma Testi Uzmanı (Kayıtlı, Sertifikalı veya Kıdemli), GPEN (GIAC certified Penetration Tester) ve Comptia Security+ olacaktır. Tabii ki sertifikası olmadan da alanında çok başarılı iş yapan arkadaşlarım olduğu kadar sertifika sahibi olup da en basit konularda bile fikri olmayan tanıdıklarım var. Yukarıdaki tespitim geneldir, kimse üzerine alınmasın.
21’inci öğütte, Düşman donanmasının açık denizde, Donanmamızın ise, sahile yakın olduğu durumlarda muharebeden kaçınılması belirtilmektedir.
Ne yazık ki bu bizim verebileceğimiz bir karar değil. Savunan taraf olarak sürekli dezavantajlı durumda olan biziz. Saldırganların motivasyonlarının yüksek olması, kaynaklarının bol olması, zaman kısıtlarının olmaması gibi nedenlerden dolayı her zaman bizden bir adım öndeler.
22’nci öğüt, Düşman kalyonlarına çatışmanın başlangıcında çatma ile yanaşılmamasını, öncelikle uzun menzilden dümen ve direklerinin hedef alınmasını belirtmektedir.
Kademeli güvenlik yaklaşımı ile saldırının ve saldırganın farklı kademelerde bulunan farkı güvenlik cihazları ile durdurulmasına yönelik bir mimari benimsenmelidir. Güvenlik duvarı-IPS/IDS-Antivirüs en yaygın olarak gördüğümüz kademeli yaklaşımdır.
23’üncü öğüt, Kaptan Paşa’nın sancak gemisinin muharebe hattının gerisinde, 3 gemi ile pruvadan, iki gemi ile pupadan emniyet alınmasını dikte etmektedir.
Kuruluşumuz ağı üzerinde gerçekten korumamız gereken veri veya sistemlere fazladan özen gösterilmelidir. Müşteri bilgileri, kredi kartı numaraları veya ticari sır gibi kritik verilerin bulunduğu sistemlerde, veritabanı güvenlik duvarı (database firewall) veya web uygulaması düvenlik duvarı (web application firewall) gibi tedbirlerin alınmasında fayda vardır.
24’üncü ile 29’uncu öğütler deniz savaşları ve dönemin jeopolitik durumuna özel olarak yazılmıştır.
30’uncu öğüt, düşman gemisi bütünüyle teslim alınmadan, ganimet toplanmaması gereğini açıklamaktadır.
Korumamız gereken sistemlerin tamamı güvenli olmadığı sürece güvenlikten söz etmemiz mümkün değildir. Sadece sunucularımızı korumak bizi istemcilere yönelik saldırılara karşı açık bırakır. Bu nedenle kuruluş ağına bağlı sistemlerin tamamının güvenliğini ağlayacak bir güvenlik yaklaşımı benimsenmelidir.
31’inci öğüt, gemi sualtından isabet aldığında, yaranın bez parçaları, sarık vb. cisimlerle kapatılmasının faydalı olabileceğini ifade etmektedir.
Her gün ortaya çıkan güvenlik zafiyetleri gemiye isabet eden top atışlarına benzetilebilir. Tek bir zafiyetin sistemlerin tümünün ele geçirilmesine sebep olabilecek kadar önemli olabileceği gibi birden fazla “önemsiz” gibi görünen zafiyetin bir araya gelmesi benzer bir sonuç doğurabilir. Ne olursa olsun yayınlanan güvenlik zafiyetlerine karşı gerekli tedbirler alınmalı ve güncellemeler düzenli olarak yapılmalıdır.
32’nci ile 35’inci öğütler arasında kalanlar topçuluk ve asker istihdamı hakkındadır.
36’ncı öğütte, kalyon sınıfı gemilerin Boğazdan çıktıktan sonra Donanmaya fazla bir katkı sağlamadıkları belirtilmektedir.
Bazı çözümlerin bazı saldırı türlerine karşı etkili olamayacağını biliyoruz. Güvenlik konusunda her derde deva tek bir çözüm olmadığı gibi tek bir konuda tam çözüm sunan cihaz ve yazılımlar da azdır. Örneğin APT (Advanced Persistent Threat – Gelişmiş Sürekli Tehdit) saldırılarına karşı olan bir çözümün mutlaka SSL (bkz. https, port 443) sonlandırıp SSL ile şifrelenmiş olarak geçen trafiği izleyebiliyor olması şarttır. Bunu yapmayan bir çözüm sizi sadece APT değil, normal saldırıların bile önemli bir kısmına karşı koruyamayacaktır.
37’nci öğütte, Donanmanın hafif ve hızlı gemilerden oluşturulmasının, rüzgara tabi olan kalyonlardan oluşan düşman donanmasına karşı üstünlük sağlayacağı belirtilmektedir.
Saldırganların bize göre avantajlı durumda olduklarını biliyoruz bu nedenle az da olsa kendimize üstünlük sağlayabileceğimiz bir kaç konunun başında saldırganları hızlıca tespit etmek geliyor. Ağımıza ilk temas ettikleri noktada fark edilen saldırganlara karşı hızlıca tedbir almak mümkündür. Aksi takdirde, yapılan araştırma sonuçlarında da görüldüğü gibi saldırganlar yüzlerce gün (ortalama 220 gün) kuruluş ağının içerisinde tespit edilmeden dolaşabiliyorlar.
38 ve 39’uncu öğütlerde, ele geçirilen düşman kıyılarında kaleler inşa edilmesi ve bu suretle düşmanın etkisiz hale getirilmesinin önemi vurgulanmaktadır.
Ağımızın sadece internete bakan arayüzlerinin değil, kendi içinde iletişim kurmak için kullandığı arayüzlerin de güvenlik duvarı benzeri bir güvenlik tedbiriyle korunması gerekmektedir. VLAN’lar arasındaki iletişim ve hatta istemci ve sunucular arasındaki iletişimde bile nelere izin verilip verilmediği belli olmalı ve bu kuralları uygulayacak bir tedbir bulunmalıdır.
40’ıncı ve son öğütte, “Osmanlı padişahları ve Kaptan Paşaların sefer ve savaşlarının okunması, dinlenmesi ve bunlardan dersler çıkarılmasının önemi ile bu konuda gaflete düşmenin yaratabileceği tehlikeler” vurgulanmaktadır.
Başarılı saldırıların anatomileri incelenerek bunlardan gerekli dersler çıkartılması gereklidir. Bu şekilde belirlenen yeni saldırı vektörlerine ve tekniklerine karşı gerekli tedbirler alınmış olur.

MITRE ATT&CK Gerçek Hayatta Ne İşimize Yarar?

  Rusya kaynaklı siber saldırılar webinarı sırasında üzerinde durduğum önemli bir çalışma vardı. MITRE ATT&CK matrisini ele alıp hangi...